Ülkede Bir Şeylerin Değişmesini mi İstiyorsunuz? 1 Mayıs’ın Işığında Bir çözüm Önerisi

818

[üst not: Aslında bu yazıyı Soma olaylarından sonra yazmıştım. Yine de içerinde söylenenler adına ve işçiler adına bu güne de (1 Mayıs) uygun olur diye düşünüp paylaşmak istedim. Biraz uzundur. Her zamanki gibi “uzun yazıları okumaya sevenlere…”]

KÖTÜ HABER; UNUTACAKSINIZZZZZZ… (fazla Z’ler uyu(ş)manın simgesi olarak kullanılmıştır.)

İYİ HABER; UNUTMA HALİNİZİ DE UNUTACAKSINIZZZZ… (benzer olaylar oldukça, yıldönümsel bir lezzette hatırlayacaksınız en fazla. ama bu sadece “bilgi” halinde olacak zihinde. kimse 99 depreminin acısını bir daha yaşamadı mesela. o acının “bilgisini hatırladı” sadece. gibi)

Soma içerikli facebook profil ve kapak fotolarımızı (fotolarıNIZI demedim, dikkatinizi çekerim!) ne zaman değiştireceğiz sizce tahmini olarak? Yas ne zaman bitecek? Ben söyleyeyim… Bir de çözüm önerim var geleceğe dair…

[Sosyal medyadaki “gündemsel” içerikler artık o kadar çok birbirinin kopyası olmaya, içeriklerden çok, bir “içerik girme tarzı” haline gelmeye, anlattığı şeyden çok “tatminkar tarafım bunu sevdi/sevmedi” bölümünün altını çizerek ego-benliği pohpohlamaktan öteye gitmemeye başladığından beri, gündeme dair içerik ve his paylaşmama kararı almış olsam da “şunları da söylemeden geçemeyeceğim” (konuşsam tesiri yok, sussam gönül razı olmuyor şeysi…)]

Normal şartlar altında bu son olay da, kendinden önceki onlarca olay gibi tarihten bir yankı olarak katılaşacak. Ateş sadece düştüğü yeri yakmış olacak. Katakulliler dönecek, sorumluları, başka sorumlular “biz bunların kulağını çekeriz abisi, sizin içiniz rahat etsin hadi bakalım” tadında çaktırmadan geçiştirecek. Halk birbirini yemeyi sürdürecek. Şu anda Soma ile yatıp Soma ile kalkan acılı ve heyecanlı kitlenin harareti gitgide azalmaya başlayacak. Bir müddet sonra sayılar, bir müddet sonra da olayın olduğu yerin adı unutulacak. (bundan önceki maden kazasının tarihini, tarihini geç sadece yılını, yerini, ölü sayısını, sorumlularını, işin vardığı noktayı kaç kişi hatırlayabiliyor? ve kaç gün sürdü onun yası? kaç gün sonra dönüldü kişisel keyif alıcı alanları deneyimlemeye?..) seneye yıldönümünde de şu anda hararetli olarak paylaşılan herşeyin en fazla yarısı kadar bir paylaşım ya olacak ya olmayacak…

Hal böyleyken biri iyi diğeri kötü iki tane haberimiz var elimizde;

KÖTÜ HABER; UNUTACAKSINIZZZZZZ… (fazla Z’ler uyu(ş)manın simgesi olarak kullanılmıştır)

İYİ HABER; UNUTMA HALİNİZİ DE UNUTACAKSINIZZZZ… (benzer olaylar oldukça, yıldönümsel bir lezzette hatırlayacaksınız en fazla. ama bu sadece “bilgi” halinde olacak zihinde. kimse 99 depreminin acısını bir daha yaşamadı mesela. o acının “bilgisini hatırladı” sadece. gibi)

Eee iyi de napalım, insanız, unutuyoruz, belki de mecbur ediliyoruz unutmaya, çünkü borç var, harç var, kira var, çocuk büyütüyoruz” içerikli, hayat-şartları başlıklı savunma gelecektir bunlara karşı. Ki özellikle bu nedenleri sunan insanlar da kendince-en-haklı alt kümedir. “UNUTUYORUZ, çünkü x NEDENLERİMİZ var.” Bu haklı bir etki-tepki örneğidir ama çözüm içermez. Sistemi ve bu çarkı koruma özelliği de vardır aynı zamanda kendi içinde. Tam da bu yüzden, bizzat bu durumların oluşturduğu ölü toprağını üzerimizden atmak için, artık bu nedenlerin git gide azalabilmesi, pranga özelliğini yitirebilmesi için bu çarkın enerjisini, çarkın devamlılığına değil, onun artık devam etmemesini sağlamaya dönüştürmeliyiz. İşte “çelişkiden doğan çözüm” güzelliği de bizzat burada zaten. “UNUTUYORUZ, çünkü NEDENLERİMİZ var” okumasının, “NEDENLERİMİZ var, çünkü UNUTUYORUZ” şeklinde görülmesi ve buradan yola çıkılması gerek. Bunun için de gereken şey bir “HAREKET”. Açıklayacağım…

 Özellikle “gezi olaylarının” da etkisi ile artık izlemeyen kalmamıştır diye düşünüyorum: V for Vendetta filminde de toplanıyordu halk, ve o toplanmaya varana kadar kayıplar da veriyordu küçük, büyük. Ama asıl “hareketi” yine de vendetta yapıyordu. Bunu da, karşı geldiği sistemi, kendisini de o sistemin “varlık karşıtı” olduğundan dolayı içine katarak, o sistemi oluşturan bütün ana parçalarla birlikte yokediyordu. Ertesi gün düstopik İngiltere için elbette yeni bir sistem başlamıştır kesin kez. “Sistemsizlik” bana göre imkansız görünüyor. O yüzden filmde de bir “fuck system” değil, “fuck the system” durumu gerçekleşti. Ve adamın diğer bir ısrarcılığı da “unutmamak” üzerineydi. Geçmişte olan bir “barut suikastını” hatırlatmak üzerineydi. Filmin belki de en çok akıllarda kalan repliği de zaten “unutma, unutma, 5 kasım’ı unutma…” idi.

Görüldüğü gibi asıl hareketi vendetta yaptı. Evrenin bile değişmez tek mutlak özelliği olan şey “hareket” iken, çözüme gidecek/götürecek tek şey de “hareketten” başka bir şey olmayacaktır tabiki de. Gezi’den beri “toplanıldı” her yerde, çeşitli zamanlarda. Yer yer amacından saptı, yer yer amaçlar kırması bir hale büründü. Ama bu yeterli bir hareket değildi. Anlık boşalma şekliydi. Anlık bir görüntü idi. Bir konser kalabalığı, bir futbol toplanması gibiydi şeklen. Topluluk konserini yaptı. Ama rahatsız olarak, ama tepkisiz, ama severek dinlenildi. Sadece bu. “Gereksiz” ve subjektif bakış açısıyla “zamansız” kayıplar da verdi. Toplamda yine de dişe dokunur bir “hareket” olamadı.

İşte tam da bu noktada, kendi çözüm ipucunu bile bize sunan acı bir iş kazası (katliamı) faciası gerçekleşti. En karikatürize örneğiyle; “evim var bir de yazlığım olsun, arabam var bir de cipim olsun, mesleki statüm arttıkça artsın, beyaz-yakam aman hiç kirlenmesin” zihniyetinin üst sınıfı oluşturduğu… kendi alacağını rahatlıkla aldıktan sonra, senin alım gücün olmadığından alamadığın şeyi bile, sırf alım gücü buna müsait diye alıp, kozmik “kardeş payı” yasasına tecavüz eden bu toplumda; en çok zorluğu, koşuşturmacayı, acıyı çeken, yani asıl saygıyı hakeden (tıpkı köylü, halkın efendisidir örneğindeki gibi) kesim olan emekçilerin, işçilerin “zoraki çalışma koşullarından” ötürü taşıdığı çözümsel ipucunun anahtar kelimesi; “işten”, “iş yapmaktan” başka bir şey değildir. Sözde adı “yas” olan bu kızgınlık ve öfke “toplanmasının” kendini yeniden “unutma ve uyuşma” aşamasına evrimleştirmemesi için, bunun bir “hareket” sebebi olabilmesi için, “işten” ve “iş yapmaktan” vazgeçmek, bunu tersine çevirmek, yani “kararlı bir tutum ile çalışmamak” gerekmektedir. İstisnasız (tabi sağlık sektörü gibi “aciliyet” taşıyan alanlar hariç tutulabilir. bunlar etraflıca konuşulası ayrıntılardır…) olarak her kim, ne iş yapıyorsa bunu durdurmalı, dişini sıkmalıdır. (sonuçta şu haliyle bile zaten çoğu insan “dişini sıkarak” çalışmaktadır hayat şartlarından dolayı.) Bunu da “işe gitmeyip” bir tür “izin yapmak” gibi değil, çalıştığı ortamda “işi durdurma” şeklinde yapmalıdır.

Kalabalıklar aldatıcıdır. En bariz örneği gezide yaşandı bunun. Orada herkes “asla” tek bilek değildi. “Gezi” zihniyeti çok kararlı, göründüğü kadar tutarlı olsa misal şöyle bir şey gerçekleşemez bu ülkede:

Gidip o polisin elinden o kızı almak yerine, ismi Gazi Mustafa Kemal olan bir sokakta olayı izlemek ve kaydetmeye çalışmak hala oluyorsa “hani nerde gezi’de görünen o ruh” diye sorarlar adama. O yüzden nedense hep “taksimde” bir araya gelmeye çalışan, getirilen toplanma muhabbetlerini geçelim. Görünüş aldatıcıdır. Hareketi temsil edemez. İş kazasından doğan acı, anca iş bırakarak sağlanabilir. Geçmişte de örnekleri olmuştur. Unutmadıysanız ! tabi yakın tatihimizdeki şu örneği bilirsiniz:

Periyodik olarak gerçekleşen ruhsal ve düşünsel bir acı/lar çekmek yerine, bir süre bu tarz bir fiziksel acı (çöp kokusu gibi) çekmeyi tercih etmez misiniz? Bu çapta büyük “iş-durdurma” eylemleri er ya da geç sonuç alabilecektir. Ondan sonra da zaten işin 2. aşaması başlayacaktır. Açlık sınırının ne olduğu, bir ailenin sosyalleşmesi için gereken ortalama rakam, asgari ücret üzerindeki kesintiler, vergi yükleri, işçi kesimden alınan adaletsiz verginin durumu, bunlar yasalaşırsa ensesi kalınların sistemin açığından faydalanmaması için neler yapılması gerektiği, adb ve avrupa ile aramızdaki işçi sınıfı farklılıkları gibi konularla belirlenmesi gereken kararlı ve net bir İŞÇİ MANİFESTOSU oluşturulması.

Hatta bunun bir güzel yanı da, hiç bir şekilde bir-lik olamayacak halk kesimlerinin belki de tek ortak paydası olacak olması. Çünkü inancı, siyasi yönü vs ne olursa olsun herkesin tek bir ana içgüdüsü vardır. “Hayatta kalmak, varlığını sürdürmek”. Ve bunun için de “karnının doyması, sırtının üşümemesi” gerekmektedir. Bunun için de malesef “para kazanması”, para kazanmak için de “çalışması” gerekmektedir. Çalışma şatlarının da kümülatif olarak herkesin yararına iyileşmesi için de el-ele vermek anca böyle bir hareketle gerçekleşebilecektir. Özel zevkler ve renklerin, başörtünün, dinsel ve cinsel tercihlerin, memleketçiliğin, sağcılığın ve solculuğun, statü ve kültür farklarının vs şeklindeki bütün bu dış katmanlardan önce gelen, önceliği değişmez olan tek konu karnın doyması, sırtın üşümemesi, yani hayatta kalabilmek, varlığı devam ettirebilmektir. Seninle, o beğenmediğin insanın tek ortak paydası budur. Böyle olmasaydı intihar kaçınılmaz olurdu…

İşte (belki de ancak) bu sayede “büyük bir yuhlama sesi, büyük bir HAKARET” olmak yerine, “büyük bir HAREKET” olacaktır ortaya çıkan şey. Hareket olmazsa değişim de olmaz. Aynı plak döner durur. Böyle gelir, böyle gider. İt ürür, kervan yürür. Bu da gelir bu da geçer. Ve işte o zaman bu ülkeden de bir cacık olmaz. Bu ölümleri unutur, yenilerine yer açar, onlar için de sosyal ortamda profil resmimizi 3-5 vakte kadar karartıp, hep kendimizden öte bir yöne doğru kibirsel çemkirme tadını barındıran ego-merkezli tweet’lerimizi atarak, kişisel gücümüzü küçük yanardağlarımızdan dışarıya üfleyip dururuz. Sonra yine bilmem nerde yediğimiz yemek, x barda içtiğimiz içki günümüzün önemli haber başlığı olmaya başlar. Bunlar olurken de zengin daha çok zenginleşir, fakir daha çok fakirleşir…

Şimdi lütfen, sosyal mecranın bir alışkanlığı olarak sadece “beğenmiş olmak için” olacaksa, olası bir grevde yaptığın işi gerçekten durduramayacaksan bu yazıyı beğenme. Unutacağın başlıklar içinde bırak bu da erisin gitsin. En iyi yaptığın şeyi yap, UNUT…

GREV BİR HAKTIR. HAK; VERİLMEZ, ALINIR !…

CEVAP VER