Papa da “Soykırım” Dedi: Geçmişten Günümüze 1915 Olaylarını Hangi Ülke, Ne Zaman “Ermeni Soykırımı” Olarak Tanıdı?

2737

Katolik dünyasının ruhani lideri Papa Francis Ermenistan’a 3 günlük bir ziyaret düzenledi. Papa, Ermenistan’ın 1915 olaylarını simgeleyen anıtı ziyaret edip çelenk bıraktı. Katolik lider 24 Nisan 2015 tarihli konuşmasında 1915 olaylarıyla ilgili “20. yüzyılın ilk soykırımı” ifadesini kullanmış, bunun üzerine Türkiye’de bir süreliğine Vatikan Büyükelçisi’ni geri çekmişti. Peki geçmişten günümüze kadar 1915 olaylarını hangi ülke, ne zaman soykırım olarak tanıdı?

1915 olayları

#1 Uruguay (1965)

uruguayErmeni diasporası, 1915 olayları ile ilgili Ermeni Soykırımı kararını ilk kez 1965 yılında Uruguay’da çıkarmayı başarmıştır. Uruguay Parlamentosu 1965 yılında 1915 Olayları’na “soykırım” demiştir.

#2 Kıbrıs Rum Kesimi (1982)güney kıbrıs rum kesimi

Güney Kıbrıs Rum Kesimi Parlamentosu, 1982 yılında 1915 olaylarını “soykırım” olarak kabul etmiştir.

#3 Arjantin (1993)arjantin

Ermeni lobisinin en güçlü olduğu ülkelerden olan Arjantin,1915 olaylarını 1993 yılında “soykırım” olarak nitelendirmiştir. Katolik dünyasının dini lideri Arjantinli Papa Françis de 1915 olaylarına “soykırım” demiştir.

#4 Rusya (1995)rusya

Rusya Federasyonu 1995 yılında 1915 olaylarını soykırım olarak kabul etti. Rusya ayrıca 24 Nisan’ı Soykırım Günlerini Anma Günü olarak ilan etti. 1915 olaylarının 100. yılında Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin, Ermenistan’ın başkenti Erivan’daki anma törenlerine katılmış ve bir kez daha “soykırım” demişti.

#5 Kanada (1996)
kanada

Kanada Parlamentosu 1996 yılında 1915 olaylarına değinerek, her yılın 20-27 Nisan haftasını “bir halkın diğer bir halka karşı uyguladığı insanlık dışı davranışı anma haftası” olarak kabul edildiğini duyurdu. Kanada Senatosu ise 13 Nisan 2002 tarihinde 1915 olaylarını Ermeni Soykırımı olarak tanıdı.

#6 Yunanistan (1996)yunanistan

Yunan Parlamentosu 25 Nisan 1996 tarihinde aldığı kararla 24 Nisan gününü “Ermeni soykırımını anma günü” ilan etti.

#7 Lübnan (1997)lübnan

Lübnan Parlamentosu 1997 yılında aldığı kararla 24 Nisan gününü anma günü olarak ilan etti.

#8 Belçika (1998)belçika

Belçika Senatosu 26 Mart 1998 tarihinde “Türkiye’de Yaşayan Ermenilerin 1915 Soykırımına İlişkin Karar” aldı. Bu kararda Türkiye’nin de Ermeni Soykırımı’nı tanıma çağrısı yapıldı.

#9 İsveç (2000)isveç

İsveç Parlamentosu Dışişleri Komisyonunca hazırlanan ve Parlamentonun 29 Mart 2000 tarihli oturumunda kabul edilen İnsan Hakları Raporu’nun Türkiye ile ilgili bölümünde Ermeni çevrelerinin iddialarına da yer verildi. Kararda 1915 olayları Ermeni tezleri paralelinde değerlendirildi. İsveç Parlamentosu 11 Mart 2010 tarihinde kabul ettiği bir metinle de Ermeni iddialarını Asuri, Süryani, Keldani ve Pontus Rumlarını da içine alacak şekilde genişletti.

#10 İtalya (2000)italya
#11 Vatikan (2000)vatikan

Vatikan 2000 yılında 1915 olaylarını soykırım olarak tanıdı. Katoliklerin ruhani lideri Papa Francis de Ermenistan ziyaretinde soykırım kelimesini kullanmıştı.

#12 Fransa (2001)fransa

Fransa Senatosu 7 Kasım 2000 tarihinde “Fransa 1915 yılında Ermenilere karşı soykırım uygulandığını alenen kabul eder.” kararını aldı.

#13 İsviçre (2003)isviçre

İsviçre Federal Parlamentosu Ulusal Meclisi 2003 yılında 1915 olayları ıile ilgili Ermenilerin iddialarını tanıyan yasayı kabul etti.

#14 Slovakya (2004)slovakya

Slovakya Ulusal Meclisi 30 Kasım 2004’te Slovakya Ulusal Meclisi, 1915 yılında Osmanlılar tarafından girişilen Ermeni soykırımını tanır ve bunun insanlığa karşı işlenmiş bir suç olduğunu kabul eder.” sözlerini içeren bir bildiri yayımladı.

#15 Hollanda (2004)hollanda

Hollanda Temsilciler Meclisi’nin 21 Aralık 2004 tarihinde yapılan oturumunda, “Hollanda Hükümetini Türkiye ile yürütülecek kültürel ve siyasi diyalog çerçevesinde Türkiye’nin Ermeni Soykırımını tanıması konusunu sürekli gündeme getirmesini” talep eden bir önerge kabul edildi.

#16 Venezuela (2005)Venezuela

Venezuela Ulusal Meclisi 14 Temmuz 2005’te aldığı kararda 1915 olayları ile ilgili Ermeni tarafının iddialarını tanıdığını duyurdu. Venezuela ayrıca Türkiye’nin Ermeni soykırımını tanıyana kadar AB ile müzakerelerin durdurulmasını talep etti.

#17 Litvanya (2005)litvanya

Litvanya Parlamentosu 2005 yılında 1915 olaylarını soykırım olarak tanıdı ve Türkiye’ye de bunu tanıma çağrısı yaptı.

#18 Polonya (2005)Polanya

Polonya Parlamentosu 2005’de 1915 olaylarını soykırım olarak niteleyen bir karar aldı. Parlamentondan geçen kararda soykırım mağdurlarının “saygıyla anıldığı” aktarıldı.

#19 Şili (2007)şili

Şili Senatosu 5 Haziran 2007’de Ermeni iddialarını tanıyan tanıyan bir karar kabul etti.

#20 Bolivya (2014)bolivya

Bolivya’da senato 1915 olaylarını “soykırım” olarak tanımlayan bir karar tasarısını onayladı. Karar tasarısı Bolivya Dışişleri Bakanlığı tarafından da kabul edildi.

#21 Çek Cumhuriyeti (2015)

çek cumhuriyetiÇek Parlamentosu Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komisyonu, 1915 olaylarının 100. yıldönümünde Ermeni iddialarını “soykırım” olarak kabul eden bir önergeyi kabul etti. Kararda, BM Genel Kurulu’nun 9 Aralık 1948 tarihli Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi ile “Ermeni Soykırımı”nı resmen tanıyan ülkelerin yasama-yürütme organları ve uluslararası kuruluşların kararlarına atıfta bulunarak, Çek Cumhuriyeti’nin soykırımların inkârını kınadığı kaydedildi. Kararda Pontus Rum, Asuri-Süryani ve Ezidiler de yer aldı.

#22 Avusturya (2015)

avusturya

Avusturya Meclisi Başkanı 24 Nisan 1915 yılında Ermenilerin tutuklanmasıyla başlayan sürecin sistematik bir soykırımla tamamlandığını öne sürdü. Avusturya’daki 6 siyasi parti de 1915 olaylarını soykırım olarak tanıyan ortak bir bildiri yayımladı. Meclis başkanı, yaptığı konuşmanın ardından parlamentodaki milletvekilleri bir dakikalık saygı duruşuna davet etti. Avustarya’nın kararına sert tepki gösteren Türkiye, Viyana Büyükelçisi Hasan Göğüş’ü geri çağırdı.

#23 Brezilya (2015)brezilya

Yaklaşık 50 bin Ermeni’nin yaşadığı Brezilya’nın Federal Senatosu’nda geçtiğimiz yıl alınan kararda “soykırım kurbanlarının anısının onurlandığına” vurgu yapılarak 1915 olayları soykırım olarak tanındı. Kararda ayrıca soykırımdan kurtulup Brezilya’ya sığınanların ve mirasçılarının ekonomiye ve kültüre yaptıkları katkıya saygılar sunuldu.

#24 Suriye (2015)suriye

Türkiye-Suriye ilişkilerinin tamamen kopmasının ardından 2015 yılında Suriye Ulusal Meclisi Ermeni soykırımı iddialarını tanıdı. Meclis’in aldığı kararda “Bu tür felaketlerin tekrar etmemesi için bütün ülkelerin aynı adımı atması” çağrısı yapıldı.

#25 Almanya (2016)almanya

1915 olaylarını Ermeni soykırımı olarak tanıyan son ülke 3 milyon Türk’ün yaşadığı Almanya oldu. Hristiyan Birlik Partileri, Sosyal Demokrat Parti ve Yeşiller’in birlikte hazırladığı karar tasarısı, 1915 olaylarını “soykırım” olarak tanımladı. Bu karara göre Ermeni soykırımı okul müfredatına konulacak ve tarih derslerinde okutulacak.

 

“Prof. Dr. İlber Ortaylı ve Murat Bardakçı’nın Ağzından 1915 Olayları” videosunu buradan izleyebilirsiniz.

Ayrıca Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın 18 Ocak 2004 tarihinde 1915 Olayları hakkında Popüler Tarih dergisine yazdığı makale konuyu derinlemesine inceliyor. İşte o makale:

1915 Ermeni Tehciri, ihtimal dahilindeki bir isyana karşı düşünülmüş bir tedbir değildir. 1915’deki zorunlu göç kararı, fiiilen ortaya çıkan isyan ve düşman orduyla işbirliğine karşı alınan ve günün şartları içinde kaçınılmaz olan bir karardır.

29 Ekim 1914’te Osmanlı İmparatorluğu, Alman-Avusturya bloku yanında savaşa girdi. Bütün Türk tarihinde, böylesine çocukça ve hayalperest bir fiil görülmez. Zira uzun Türk devlet geleneği, gerçekçi davranışlar etrafında var olabilmiştir. Zaferine inanılan cephe, yani Alman orduları, Marne’da ‘muzaffer Fransa’ tarafından durdurulmuş ve geri çekilmiştir.

Enver Paşa’nın ordu komutanlığı ile alakası olmadığı, en seçkin kıtalarımızı Sarıkamış cephesinde perişan etmesiyle anlaşıldı. Alman Genelkurmayı’nın ikna ettiği Başkumandan Vekili, ilk anda Rus cephesine saldırmıştı. Ancak ne askerimizi sevk edecek yol (demiryolu Ankara’da bitiyordu) ne de askeri kış savaşına hazırlayacak donanım vardı.

Seçkin askerlerimizi, siperlerinde bekleyen Ruslar değil, ağır kış şartları telef etti. Çekilen kolordumuzun yarattığı boşluğu doldurmak için ilerleyen Rus ordularına, Ermeni komitaları öncülük ediyordu. Bölgedeki Müslüman halka karşı çok gaddar davrandılar; katliamda bulundular. Öncü Ermeni komitalarının bu acımasızlığını bizzat Rus Genelkurmayı belirtmektedir. Olaylar niye böyle gelişiyordu?

Taa Selçukilerin Türkiye’yi kurmalarından beri, müttefik Hristiyan halk, Ermenilerdi. Ananeleri, mutfakları, musikileri, kaç göç anlayışları, aile düzenleri itibariyle Ermenilerin Anadolu Türkleri’nden ayırt edilmeleri çok zordu. Ama tarihte, Habeşistan (Etiopya) halkı gibi, ilk milli kiliseyi oluşturuyorlar ve dolayısıyla dinleri ve ibadetleriyle dilini koruyan bir halk sayılıyorlardı.

19. yüzyılda Ermeniler, özellikle Yunan ayaklanması sonrası, Babıali’de, Tercüme Odası’ndaki ve Hariciye Nezareti’ndeki görevleri ele geçirdiler. Ticarette beynelmilel bir konuma yükselmişlerdi; yetişkin gençleri, çalışkanlıkları ve sanatkâr yetenekleriyle Türk devletinde resmi mimarlık, barutçuluk, Darphane Nazırlığı gibi stratejik görevleri de Ermeni seçkinleri yani âmira sınıfı yüklenmişti. Bununla birlikte, Ermeni halkı arasında, farklı bölgelere ve bilhassa farklı mezheplere mensup olmaktan ileri gelen çekişme ve gerilim, eksik değildi.

Yunan bağımsızlığından sonra bütün Osmanlı Hıristiyanlarını harekete geçiren bağımsızlık isteği, Ermenileri de sardı, bu kaçınılmazdı. Ne var ki Ermeni siyasi liderleri, aralarında iyi iletişim kuran, siyasi tecrübe bakımından yetişkin kadrolar değillerdi. Evvela tarihi haklarına dayanarak, nüfusça azınlıkta oldukları bir bölgede devlet kurmak istediler. Etraflarında Kürtler ve Türklerden, Arapça konuşanlardan oluşan Müslüman bir nüfus, Süryanîler ve Kaldanîler gibi dindaş ama ayrı bir dil ve kültür taşıyıcısı milletler vardı.

Böyle bir ortamda Ermenilerin bağımsızlık mücadelelerine, Balkanlardaki Bulgar komitalarının örgütlenme biçimine benzer örgüt ve yöntemlerle girişmeleri; bölgenin Müslümanlarına karşı kanlı bir mücadele yolunu seçmeleri, tepki ve intikam hissi uyandırmıştır.

1896 olayları neticesinde ortaya çıkan Hamidiye Alayları’nı sadece Sultan II. Abdülhamid’in bir entrikası olarak yorumlamak, doğru değildir.

Bölgenin Kürt aşiretleri, Ermenilerin savaş isteğine aynı yöntemle cevap vermektedir. Doğuda Ermeni ve Müslüman gruplar arasındaki çatışma, bir mukateleye (boğazlaşma) dönüşmektedir.

Mesela o dönemde ortaya çıkan Siyonist liderlerin rafine (incelikli) propoganda yöntemleri ve dünya Musevilerini Filistin’e yerleştirme çabaları gibi başarılı ve olgun bir siyasi çalışma, Ermeni lider ve siyasi örgütlerinde göze çarpmamaktadır. Ermenilerin o günden bugüne başlıca hataları, Batıdaki kamuoyunu biçimlendiren iletişim araçlarına (medya) olduğundan çok daha fazla önem vermeleri ve bu aracın nihai başarıyı tayin edeceğine olan mutlak inançlarıdır.

Birinci Dünya Savaşı’ndaki ilk yenilginin ardından, istilacı ordulara gösterilen silahlı Ermeni desteği, Alman Genelkurmayı’nın da ısrarlı önerileriyle tehcir (zorunlu göç) kararının alınmasına sebep oldu. Yakın zamanlara kadar, Talat Paşa’nın ‘soykırım’ emrini içeren telgrafının, doğruluğu ispatlanan bir belge olduğunu söylemek, güçtür. Tehcir kararında ordunun hareket alanını güvenceye almak ve Müslümanlarla Ermeniler arasındaki çatışmaları önlemek amacı olduğu açıktır. Kuşkusuz idare bu işlemi uygularken, aktif Ermeni militanlarıyla sivil halkın çatışmaya karışmayacak unsurlarını ayırdedemezdi. Tehcir işlemini kimi idareciler oldukça kansız biçimde gerçekleştirdi, bölgelerindeki nüfusu, öbür bölgeye aktarabildi (Tehcirin hedefi Suriye ve Mezopotamya idi).

Bir kısım idareci, sürgün edilenlere karşı sorumsuz ve genelde beceriksizce davrandı; birçok yerde ise intikamcı unsurlar yağma ve katl olaylarına giriştiler. Ulaşımdaki imkansızlıklar da üste binince, istenmeyen olaylar zinciri karşılıklı acılar, Mütareke döneminde de sürecek karşılıklı çatışmalar, boğazlaşmalar devam etti.

1915 Ermeni Tehciri, olabilecek, yani ihtimal dahilindeki bir Ermeni isyanına karşı düşünülmüş bir tedbir değildir; bu nokta çok önemlidir. 1915 Tehciri, fiiilen ortaya çıkan isyan ve düşman orduyla işbirliğine karşı alınan ve o günün şartları içinde kaçınılmaz olan tatsız bir karardır.

Osmanlı İmparatorluğu savaşa girmeden önce, 1914 yılında büyük devletlerle bir Yeniköy antlaşması yapmıştır. Buna göre, Doğudaki altı vilayette Ermeni nüfusun yerel temsil organlarına girmesi ve bölgeyi, maaşı dahi tespit edilen bir Norveçli Genel Vali’nin yönetmesi konusunda karara varılmıştır.

Savaşın çıkması bu antlaşmanın yürürlüğe girmesini önledi ve savaş içindeki olaylar sonucunda, Doğu Anadolu’da böyle bir antlaşmayı yürürlüğe sokacak unsurlar da tarihten kalktı…

‘Genocide’ (soykırım) kavramı, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra önem kazanması üzerine, Batı’da Ermeni olayları için çok kullanılıyor. Bunun nedenleri vardır.

Yahudi soykırımının ağır suçluluğunu taşıyan Alman-Fransız çevreleri ve Macarlar gibi kavimler, özgün suçlarını yayıp paylaşacak tarihi ortaklar arıyorlar. Ermeniler ise davalarını Yahudiler ölçüsünde başarıyla kabul ettireceklerini düşünerek de bu kavrama dört elle sarılıyorlar. Ermeni tehciri ve mukataleyi ‘genocide’ olarak nitelemeyi reddeden Bernard Lewis gibi bilginleri mahkum ettiriyorlar, aynı fikirde olduğunu söyleyen Gilles Veinstein gibi Fransa’nın tanınmış bir türkoloğunu protesto ediyorlar, College de France’a seçimini engellemeye çalışıyorlar.

Batı Avrupa’daki çevreler, ‘genocide’ suçunun ne olduğunu biliyor ve solcusundan sağcısına, bu suçu Türkiye’ye yamıyorlar. Amaç; bazı siyasilerimizin temcit pilavı gibi tekrarladıkları, sadece siyasi, iktisadi kontrol kurmak, bölgeyi bölmek değildir. Tek başına Ermeni propoganda imkanlarının da bu kadar yaygın sonuç elde etmesi mümkün değildir.

Bizim ülkemizde ise ne hükümet çevreleri ne milliyetçi tarihçiler, ne liberal entelektüeller ‘genocide’ kavramını yeterince tanımıyorlar. Genocide, mürur-u zamana (zaman aşımına) tabi olmayan bir suçtur. Hukuki sonuçları yanında, kültürel olarak da bir milletin hem mazisini hem de geleceğini bağlar.

Sözün kısası ‘genocide’, sadece yapanı değil, onun mensup olduğu milleti de bağlar. Yahudi soykırımından dolayı benzer fikirleri savunan Martin Luther ve Protestanlık, Hitler kadar suçludur. Her şeye rağmen bugünkü Alman kuşakları da babalarının fiilini ister istemez üstünde taşımaktadır. Soykırım faaliyetlerine iştirakten dolayı sadece Vichy Hükümeti suçlu değildir. Fransız kültüründe bu işin kökleri Voltaire’e kadar gider.

Soykırım ne devletle ne idare adamlarıyla ne de belirli bir partinin ideoloji ve fiiliyle sınırlı kalır. Bunlarla aynı kimliği paylaşan herkes ‘bunlardan biri’ olarak tavsif edilir.

1915 olayları, tıpkı müteakip Pontus hadiseleri gibi, yanlış politikaların, gerçekçi olmayan isteklerin, dış kışkırtmaların da hızlanmasıyla yaratılmış, geliştirilmiş boğazlaşmalar, acı tarihi sayfalardır. Bunları soğukkanlı biçimde incelemek ve sağlıklı sonuçlar elde ederek, birbirine çok yakın yönleri olan iki halkın yakınlaşmalarını temin etmek icap eder. Ermenistan ve Türkiye, bir arada yaşaması ve karnını doyurması gereken iki devlettir.

Her boğazlaşma, her etnik çatışma, ‘genocide’ olarak nitelendirilemez. Reich Almanya’sının bu özgün suçu, rastgele dönemleri ve kavimleri nitelendirmek için uygun değildir ve beşeriyetin her kesimini bu suça ortaklıkla itham etmek de, sağlıklı ve adil bir değerlendirme değildir.

Soykırım için gerekli olan önyargılar, küçümseyici ifadeler, olumsuz bir ayırımcılık (negative discrimination) Osmanlı-Türk kültüründe yoktur. Hatta Ermeniler hakkında bir takım Hıristiyan milletlerin kültüründe var olan bu gibi önyargıların onda birine, Müslümanlar ve Türkler arasında rastlanmaz. 1914’te harbe giren İmparatorluğun hükümetinde, Ermeni nazırlar vardı (bunların, savaşın ilanına karşı çok vatanperverane bir tepki göstererek, istifa ettiklerini de belirtmeliyiz).

Hayat görüşlerini ve yaşam biçimlerini paylaşan iki kavmin arasında, ‘genocide’i uygulatacak bir münâferet (soğukluk) ortamı yoktu. Dahası, bizzat İttihat ve Terakki çevrelerinde, tehcir kararını tasvip etmeyen kimseler vardı.

Ermenilerin tarihi gelişimleri ve ulaşacakları hedef, zamansız ve gereksiz bir harple sapmaya uğramıştır. Çoğunlukta olmadıkları bir bölgedeki gerçekleşmesi zor siyasi amaçları, diğer grupların tepkisini yaratmıştır. Harbin getirdiği ani yıkımın yarattığı panik, bu olaylar zincirini ortaya çıkartmıştır. Bunu böyle bilmeli, olayların tarihini olduğu gibi konuşmalı, yazmalı ve soykırım suçlamasını devletten önce halk olarak reddetmeliyiz.

Bir kısım Ermeni, Haçlı seferlerinden beri Katolik inanca girmiştir. Özellikle Çukurova ve Ankara Ermenileri bu zümredendir. Katolik Ermeniler dünya görüşleri ve kültürel seçimleri itibarıyla kendilerini asıl Ermeni gruptan ayırmayı tercih etmişlerdir. Her ne kadar 19. yüzyılda bazı Katolik Ermeniler laik ulusçu bir tavırla asıl Ermeni grupla bağdaşma yolunu seçmişlerse de iki grup arasında her zaman için derin bir münâferet (soğukluk) vardı. 19. yüzyılda aslen bir Katolik rahip olan Ormanyan’ın Ortodoks gruba geçmesi ve imparatorluk tarihinde en uzun süre görev yapan Ermeni ruhani lideri olması gibi bir olay dahi istisnaidir.

Katolikler, Milli Ermeni Kilisesi’ne yanaşmamışlardır. Cizvitlerin propogandası, hatta 18. yüzyıl sonunda Katolik propogandasına karşı çıkan Patrik Avedik’i buradan Paris’e, Bastille’e kaçıracak kadar cüretkâr davranmaları, Katolik Ermenilerin kuvvetlenmesine neden olmuştur. İmparatorlukta bilhassa 17. yüzyıl sonunda, Sivaslı Mehitar gibi bir Katolik rahibin ortaya çıkmasıyla Katolik Ermeniler, Batı kültürü ve siyasetiyle daha çok bütünleşmiştir. Belirtmek gerekir ki, Batı medeniyetini Ermenilere tanıtmakta, Ermenileri de Batıya kabul ettirmekte çok etkili olmuşlardır. Mehitarist cemaat Venedik, Viyana ve Paris gibi merkezlerde matbaa, okul ve manastırlar teşkil etmiş; Ermeniliği Batıyla bütünleştirmekte hizmet etmiş, Osmanlı Ermenileri arasında da bu gibi okulların açılmasına öncülük etmiştir. Ama Doğu’daki Ermenilerin hayatını ve siyasetini asıl etkileyen akım, Boston’dan kaynaklanan Amerikan misyoner faaliyetidir.

Kısa zamanda Doğu bölgesinde ve Mezopotamya’da sayıları 400’ü geçen okul, yetimhane ve sanayi mektebiyle Amerikalı misyonerler; Ermeni cemaatı arasında çatışmalara da neden olan üçüncü bir mezhebin, Protestanlığın doğuşuna neden oldular. Ermeni halkının en fakir ve en eğitimsiz kesimini, yüksek eğitime hazırlamak yanında, zenaatkâr olarak da eğiten misyonerlerin yeni militan bir grubun doğuşunu hazırladıklarına hiç şüphe yoktur.

Galiba çağdaş Ermeni diasporasını (yurt dışında yaşayan Ermeni cemaatler) yönlendiren dünya görüşü ve siyaset, bugün de bu eğitimin sonucu olarak devam etmektedir. Bu Ermeni ulusçuluğunun Osmanlı yönetimine karşı yöneliminden çok, asıl buhran, Ermeni uyruklar arasındaki mezhep ve parti çatışmalarıydı. Hınçaklar, Daşnaklar gibi sosyalizan ve milliyetçi militan gruplar dışında, Ramgavar gibi anayasacı liberal burjuvazinin yükselişini temsil eden partiler de vardı. Ama her şeye rağmen, kültürü, yaşam biçimi, siyasi meşruiyetçilik anlayışıyla, Osmanlı devletine ve İmparatorluk sistemine sadık ve bütünleşmiş Ermeni unsuru da göz önünde tutmak gerekir. İşte bu sonuncu grupla milliyetçiler arasındaki çatışma ve gerilim, Ermeni hayatını ve yakın tarihini şekillendiren bir başka unsurdur.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here