Durum Hikayesi’nin Öncüsü

1371

Türk Edebiyatı’nın en iyi hikâye yazarlarından olan Sait Faik Abasıyanık 1906’da Adapazarı’nda dünyaya gelmiştir. Sait Faik, farklı üniversitelerde edebiyat eğitimi almış daha sonralarda ise ticaretle uğraşmıştır. Gazetecilik de yapan Sait Faik, en sonunda kendini sadece yazmaya adamıştır. Türk Edebiyatı’nda durum hikayesinin öncüsü sayılmaktadır.

Sait Faik Abasıyanık, yazmaya lise yıllarında başlamış ve ilk olarak yazınsal yaşama şiirle girmiş ve ilk eserlerini Meşale dergisine göndermiştir. İlk öyküsü “Uçurtmalar” Milliyet gazetesinin sanat sayfasında yayınlanmıştır. 1934-1940’lı yıllar arasında Varlık, Ağaç, Servet-i Fünun, Uyanış, Ses, Yeni Ses, Yaprak, Yenilik gibi dergilerde yayınlanan hikayeleri ile tanınmıştır.

Öykü, roman ve şiirlerinde yaşamın gerçeği yansıtmak için yazmıştır. Eserlerinde devamlı kullandığı tema yaşama sevinci olmuştur. Genellikle işsizleri, hamalları, kimsesiz çocukları, emekçiler Sait Faik Abasıyanık’ın insanları olmuştur. Sait Faik, aynı zamanda bir İstanbul öykücüsüdür.

Sait Faik Abasıyanık 11 Mayıs 1954 yılında hayata gözlerini yummuştur. Ölümünden sonra Burgaz Ada’daki evi müze haline getirilmiştir.

Semaver Hikayesi’nin Belli Bir Kısmı

Ali nihayet iş bulmuştu. Bir haftadır fabrikaya gidiyordu. Annesi de bu işe çok sevinmişti. Bugün de annesinin seslenmesi üzerine kalktı. Yataktan yemek odasına kucak kucağa geçtiler. Odanın içini kızarmış ekmek kokusu doldurmuştu. Semaver, ne güzel kaynardı. Sabahları Ali’nin bir semaver, bir de fabrikanın önünde bekleyen salep güğümü hoşuna giderdi. Kahvaltısını yaptıktan sonra evden çıkıp duraktaki arkadaşları ile buluştu ve birlikte fabrikaya yürüdüler. Ali’nin annesine ölüm, bir misafir, namazında niyazında başörtülü bir komşu hanım gelir gibi geldi. Sabahları oğlunun çayını, akşamlan iki kap yemeğini hazırlaya hazırlaya akşamı ediyordu. Arada bir yüreğinin kenarında bir kesiklik, bir ter, bir yumuşaklık hissediyordu, o kadar. Bir sabah, daha Ali uyanmadan, semaverin başında üzerine bir fenalık gelmiş; yakın sandalyeye çöküvermişti. Çöküş, o çöküş… Alî, fabrika düdüğünün sesine uyanıp, yatağından fırladı. Annesini görünce, uyuyor sandı. Omuzlarından tuttu. Dudaklarını, soğumaya yüz tutmuş yanaklarına sürdüğü zaman ürperdi. Sarıldı. Onu kendi yatağına götürdü. Soğumaya başlayan vücudu ısıtmaya çalıştı…O gün akşama kadar ağlayamadı da… Nihayet, karşı komşuya haber verebildi… Günlerce, evin boş odalarında gezindi. Bir türlü ağlayamadı… Bir sabah yemek odasında karşı karşıya geldiler. O, yemek masasının üzerinde sakin ve parlaktı. Onu kulplarından tutarak, gözlerin göremeyeceği bir yere koydu. Kendisi bir sandalyeye çöktü. Bol bol, sessiz bir yağmur gibi ağladı. Ve o evde o, bir daha kaynamadı…

Sarnıç Hikayesi’nin Belli Bir Bölümü

Dağın eteğine beyaz minareleriyle sarılmış bu şehrin lisesin­de biz herhangi bir sınıftık. Herhangi bir son sınıf olduk. Bir gün ardımıza dönüp bakmadan başkalarına bıraktık…Biz ne kadar seviniyorduk!..
Sanıyorduk ki, önümüzde hayat… Her gün bir başka uykuya yatıp bir başka rüya göreceğiz… Birbirimizi liseden beri bırakma­yan dört arkadaş, evlenmiştik ve aynı mahallede oturuyorduk… Çevremizde her şey aynı idi. Bazen iki arkadaş bir araya geldiği­mizde okuldaki eski günlerimizi konuşurduk…
Harp zamanında idik… Anam bir sabah ekmeğin üstüne bel­li belirsiz tereyağ sürmüştü. Bütün ömrümce bolca tereyağlar sürülmüş ekmekler yedim, ancak o günkü lezzeti bir türlü unu­tamam… Gün geldi halkla aram bir uçurum gibi açıldı. Öyle lo­kantalarda yemek yedim ki, bir öğlen yemeği parasına beş kişi bir hafta doyardı. Etrafımda lavanta kokan beyaz kadınlar vardı. Herkes, her şey pırıl pırıldı. Ama neden her zaman küçük, mütavazi köşeler aradım? Dostlarımı, en sevdiklerimi bu çarşı içlerinin kara çocuklarından seçtim… Bir tezgâhta tülbent doku­yan narin bir kıza aşık oldum… Bir keçi kokusu sarmış ağıllarda çobanlarla arkadaş oldum.
Köylülerle beraber demir parmaklıklara asılıp içkili belediye bahçesinin içinden saz dinledim… Mahalle kahvesinde yirmi lira maaşlı posta dağıtıcıları, balıkçılar, dostsuz emeklilerle, altı kol İskambil oynadım. Dünya benimdi! Mütamadiyen sual sorup hiçbir cevap alamadan evime dön­düğüm akşamların birimde karımı oturmuş ağlar buldum. “Kart, ocağın mı yanmaz? Çorban mı tütmez? Hasta mısın?” “Efendi, sayende hiçbir eksiğim, gediğim yok. Ne açım, ne açığım, halime şükrederim. Yalnız anamı, babamı özledim..”
Karım, hali vakti oldukça yerinde İstanbullu babasını gör­meye gideli neredeyse bir yıl oldu. Dönmedi. Babası bana birkaç satır yazdı:
“Muhterem Damadım,
Rızam olmaksızın sana varan sevgili kızım bana avdet etti. Çektiği sefaleti anlattı… Şimdilik karım göndermiyorum. Boşanmak istersen avukatım gelip seni görecektir. İstemezsen ben gelip seni göreceğim. Baki selam.”
Onun beni görmemesi için, dünyada yapmayacağım hiçbir şey yoktur.

Sait Faik Abasıyanık Eserleri
Hikaye Kitapları

Semaver – 1936
Sarnıç – 1939
Şahmerdan – 1940
Lüzumsuz Adam – 1948
Mahalle Kahvesi – 1950
Havada Bulut – 1951
Kumpanya – 1951
Havuz Başı – 1951
Son Kuşlar – 1952
Alemdağ’da Var Bir Yılan – 1954
Az Şekerli – 1954
Tüneldeki Çocuk – 1955

Şiir
Şimdi Sevişme Vakti – 1953

Çıplak heykeller yapmalıyım.
Çırılçıplak heykeller
Nefis rüyalarınız için
Ey önünden geçen ak sakallı
kasketli,
Yırtık mintanından adaleleri
gözüken
Dilenci
Sana önce
Şiirlerin tadını
Aşkların tadını
Kitaplardan tattırmalıyım
Resimlerden duyurmalıyım,
resimlerden…

Şu oğlan çocuğuna bak
Fırça sallıyor
Kokmuş manifaturacının ayağına
Dörtyüzbin tekliğinden
On kuruş verecek.

Seni satmam çocuğum
Dörtyüzbin tekliğe.
Ne güzel kaşların var
Ne güzel bileklerin
Hele ne ellerin var, ne ellerin

Söylemeliyim
Yok
Yok… meydanlarda
bağırmalıyım,
Bu küçük
Güllerin buram buram tüttüğü
Anadolu şehri kahvesinde
Kiraz mevsiminin
Sevişme vakti olduğunu.

Resimler seyrettirmeli, şiirler
okutturmalıyım.
Baygınlık getiren şiirler.

Kiraz mevsimi, kiraz
Küfelerle dolu pazar.
Zambaklar geçiriyor bir kadın.
Bir kadın bir bakraç yoğurt
götürüyor
Sallıyor boyacı çocuğu fırçasını
Belediye kahvesinde hakla o eski,
o yalancı
O biçimsiz bizans şarkısı.

Sana nasıl bulsam, nasıl bilsem
Nasıl etsem, nasıl yapsam da
Meydanlarda bağırsam
Sokak başlarında sazımı çalsam
Anlatsam şu kiraz mevsiminin
Para kazanmak mevsimi değil
Sevişme vakti olduğunu…

Bir kere duyursam hele
güzelliğini, tadını,
Sonra oturup hüngür hüngür
ağlasam
Boş geçirdiğim bağırmadığım
sustuğum günlere
Mezarımda bu güzel, uzun kaşlı
boyacı çocuğunun
Oğlu bir şiir okusa
Karacaoğlan’dan
Orhan Veli’den
Yunus’tan, Yunus’tan…

Roman

Kayıp Aranıyor – 1953
Medar-ı Maişet Motoru – 1952

Siz Bu Konu Hakkında Ne Düşünüyorsunuz?