Albert Camus ve Absürdizm

888

Camus’nün felsefeye en büyük katkısı, insanların ne berraklık ne de anlam sunan dünyada bunları aramalarının sonucu olarak oluşan absürt fikridir. Filozof bu felsefesini Sisifos Söyleni’nde açıklayıp Yabancı ve Veba gibi romanlarında da işlemiştir. Absürdizm kısaca, evrende bir Tanrı bulunmadığını, bulunsa dahi insanın evrene yönelik bütün anlam arayışı çabalarının boşa olduğunu, Tanrı’nın bilinebilir mantıklı bir anlamının ve amacının olmadığını söyler. Tahsin Yücel, Albert Camus’nün yaşamı boyunca “İnsan toprakla nasıl bağdaşabilir, yoksulluğu yüzünden acı çekerek, ama güzelliğini koruyarak saçma ve yücelik için nasıl yaşayabilir?” sorusunun yanıtını aradığını söyler.

Genelde varoluşçulukla birlikte ele alınan absürdizm ile birçok yazar ilgilenmiş ve bu felsefi düşünce akımını kendine göre yorumlamıştır, Camus Saçma`nın kurucusu değildir fakat bu düşünce akımında önemli bir yer tutar. Camus, “Eğer hayatımızın anlamsız ve boşuna olduğunu biliyorsak, kendimizi öldürmeli miyiz? Bu kısır döngü nasıl aşılabilir?” sorularıyla “Saçma” kavramını kurar ve “yaşamın boşa oluşunun bilincinde olan insan” şeklinde belirtir. Sisifos Söyleni’nin girişinde; “Felsefe için gerçekten önemli olan tek sorun, intihardır” der. Fakat Camus intihardan yana değildir, yaşamın anlamsızlığının yok edilemeyeceğini bilir ancak bununla savaşmaktan hiçbir zaman kaçınmaz.

Camus, makalelerinde okuyucuyu Dualizm’le tanıştırır. Bunu “mutluluk ve keder, yaşam ve ölüm, karanlık ve aydınlık” şeklinde hayatın çeşitli biçimlerde geçtiğini ve insanın ölümlü olduğu gerçeğiyle gösterir. Sisifos Söyleni’nde bu dualizm bir çelişki halini alır. Camus’ye göre, bir yanda yaşayarak hayatlarımıza değer vermekte öte yandan eninde sonunda yok olacağımız gerçeğini de bildiğimiz halde bu çelişkiyle yaşamak Absürt’ün ta kendisidir.

Yazar, kendisindeki yaşama karşı olan tutku ve yalnızlığını (absürde rağmen) gidermek için doğaya sığınır. 1957’de nobel edebiyat ödülü’nü alırken törende yaptığı konuşmada “…her nesil, şüphesiz, kendisini dünyayı değiştirmekle yükümlü hisseder. Benim neslim bunu yapamayacağını biliyor, ama benim neslimin belki de daha büyük bir görevi var. Bu görev, dünyanın kendi kendisini yok etmesini önlemek…” der.

Bazı eleştiriler Camus’nün, evreni usa aykırı bularak, hiçbir şey bilmediğimizi ve bilemeyeceğimizi savunup bilinemezcilik zırhına bürünerek, nesnel gerçekliği insansal varlığa ve insansal varlığı da bireysel varlığa indirgeyip öznel düşünceciliğin ve tekbenciliğin bilimle ters olan mantık yürütmelerine kapıldığını söyler. Bir absürdist olup olmadığı hakkında söylediği sözler bu eleştirilere cevap verir niteliktedir: “Absürt kelimesinin kötü bir geçmişi var ve bunun beni rahatsız ettiğini itiraf ediyorum. Absürt’ü Sisifos Söyleni’de ele alırken, bir metod arıyordum doktrin değil. Sistemli bir şüphe pratiği yapıyordum. Daha sonra bir şeyler inşa edebileceği düşüncesiyle “tabula rasa” yöntemini kullanmaya çalışıyordum. Eğer hiçbir şeyin bir anlamı olmadığı varsayarsak, dünyanın absürt olduğu sonucuna ulaşmalıyız. Fakat gerçekten hiçbir şeyin hiçbir anlamı yok muydu? Bu noktada kalabileceğimize hiçbir zaman inanmadım.”

Siz Bu Konu Hakkında Ne Düşünüyorsunuz?